20 Haziran 2012 Çarşamba

BÜYÜME VE ENFLASYON

BÜYÜME VE ENFLASYON

Ekonomimizin 1960 - 2011 arasındaki ortalama büyüme oranı yüzde 4.5 düzeyinde. Son on yılda bu oran bir miktar yukarıya gitmiş gibi görünüyor ama az sonra tartışacağım gibi bu olgunun kalıcı olması kuvvetli bir ihtimal değil. 2002 - 2011 döneminde Türkiye'nin ortalama büyüme oranı yüzde 5.3 oldu. Son iki yılda, her iki ortalamanın da çok üzerinde bir büyüme oranı gerçekleşti. 2010'da yüzde 9.2 ve 2011'de yüzde 8.5.
Büyüme ve sürdürülebilirlik
Yazının başında uzun dönemli ortalama büyüme oranlarını vermemin nedeni sanıyorum belirginleşiyor. Hiçbir ülkenin potansiyelinin üzerinde bir büyüme oranını uzun süre devam ettirmesi mümkün değil. Dikkat: Potansiyelinin üzerine çıkması mümkün ama bunu kalıcı kılması olanaksız. Otomobil benzetmesi yapabilirsiniz mesela. Motor hacmi düşük bir otomobile son gaz yüklenerek devir göstergesinin ibresini kırmızı bölgeye getirirseniz motor bağırmaya başlar. Bir süre böyle gitseniz de eninde sonunda motorunuz teslim bayrağını çekecektir. Biraz daha hızlı sürmek istiyorsanız motor hacmi yüksek bir otomobil almanız gerekir.
Peki, potansiyel büyüme oranımız ne? İktisatçılar teknik bazı yöntemlerle bir ülkenin potansiyel büyüme hızını hesaplayabiliyorlar: İşgücüne, sermaye stokuna, işgücünün beceri düzeyine ve verimliliğe bağlı. Bir de genellikle kullanılan basit bir yöntem var: Uzun dönemli ortalama büyüme oranını almak yeterli bir fikir veriyor. Elbette potansiyel büyüme oranı değişmez bir şey değil. Yapısal reformlarla değiştirebilirsiniz. Ama bu, bugünden yarına gerçekleşebilecek bir şey değil. Dolayısıyla, birkaç yıllık, hatta beş yıllık karşılaştırmalar için potansiyel büyüme oranını veri olarak alabilirsiniz.
İster teknik bir yöntemle hesaplansın, isterse genellikle kısa yoldan yapıldığı gibi uzun dönemli ortalama büyüme oranı olarak alınsın, potansiyel büyüme oranımızın son iki yılın büyüme oranının çok altında olduğu hemen ortaya çıkıyor. Bu durumda, 2010-2011'deki yüksek büyüme oranlarının sürdürülebilir olmadıklarını rahatlıkla belirtebiliriz.
Yukarıdaki benzetmeler bir tarafa bırakıldığında, bu durumun neden sürdürülemez olduğuna iktisadi örnekler de vermek mümkün. İlk akla geleni elbette cari işlemler açığı. Kendi tasarruflarımız hızlı büyümek için yapılması gereken yatırımları finanse edemiyor. Hızlı büyümenin dayattığı yüksek işletme sermayesi ihtiyacını da karşılayamıyor. Bu durumda yabancıların birikimlerine ihtiyacımız artıyor. Yani, dışarıdan döviz cinsinden borç bulmaya çalışıyoruz.
Hem 2010'da hem de 2011'de yüksek cari işlemler açığı verdik. Özellikle 2011'deki çok yüksek düzeydeydi. Üstelik bu açığı ağırlıklı olarak kısa vadeli döviz borçlanması ile finanse ettik. Hiçbir ülkeye kimse sürekli olarak bu kadar borç vermez. Bu nedenle yüksek büyüme ve sonucunda oluşan yüksek cari işlemler açığı sürdürülemez.
Sürdürülebilirlik ve dış borçlanma
Elbette her 'sürdürülemez durum' bir süre sürdürülebilir. Zaten 2012'ye ilişkin asıl tartışma konusu da bu sürdürülemezliğin daha ne kadar sürdürülebileceği. Uzun bir süre Türkiye'nin 2012 yılında sert bir fren mi yapacağı, yoksa yavaşlamanın ılımlı mı olacağı tartışıldı. Yavaşlamanın şiddetinin az önceki tartışmadan yurtdışından bulabileceğimiz borç miktarına bağlı olduğu açık. Oysa o miktar bizim elimizde değil. Türkiye yatırım yapılabilir bir ülke olsa da, yurtdışında işler karışıp risk alma iştahı düşüyorsa borçlanmakta zorlanıyoruz.
2010 ve 2011'deki yüksek büyümenin temel nedeninin küresel finansal piyasalardaki bol likidite olduğunu biliyoruz. Bunu yaratan ABD Merkez Bankası, en azından 2014'e kadar bu durumda bir değişiklik yapmayacağını açıkladı. Mevcut likiditeye, Avrupa Merkez Bankası son dört aylık dönemde 1 trilyon euro daha ekledi. Son günlerde hava biraz bozulmuş olsa da, sözünü ettiğim gelişmeler 2011'in ikinci yarısına kıyasla daha iyimser bir hava yarattı. Bu, küresel risk alma iştahında bir miktar toparlanma anlamına geliyor. Dolayısıyla da bizim sürdürülemez durumun, dışarıdan borçlanma olanağımızın azalmasıyla bıçakla kesilir gibi sona ermesi ihtimali azalıyor. Artık temel senaryo, sürdürülemez durumun giderek 'daha az sürdürülemez' bir duruma çevrilmesi. Yani, bir ara korkulduğu gibi, büyüme oranımız pat diye sıfıra doğru düşmeyecek. Birkaç çeyrek öncesine kıyasla, yüzde 3-4 oranında bir büyüme daha ulaşılabilir gibi görünüyor.
Yavaşlama ılımlı mı?
Son çeyrekte Türkiye ekonomisi bir yıl öncesinin aynı dönemine kıyasla yüzde 5.2 düzeyinde büyüdü. İç talebin buna katkısı 2.4 puan, dış talebin ise 3.2 puan oldu. Dış talebin çok katkı vermesinin temel nedeni ise ihracatta olağanüstü bir artış falan değil; ithalatın azalması. GSYH'nin 'mal ve hizmet ithalatı' alt kaleminin yıllık artış hızı birkaç dönemdir düşüyordu. 2011'in son çeyreğinde ise sadece artış hızında değil kendisinde de azalma var. Bu, iç talebin artış hızının düşmesiyle birlikte ele alındığında, önemli bir yavaşlama göstergesi.
Mal ve hizmet ihracatının büyüme oranına verdiği katkının normal bir düzeyde olduğunu belirttim az önce. Mesela 2003-2007 döneminde çeyrekler itibariyle yıllık büyüme oranına mal ve hizmet ihracatının katkısı ortalama 1.95 puan olmuş. Bu dönemdeki ortalama büyüme oranımızın yüzde 6.9 olduğunu hatırlatayım. 2011 yılında ihracatın büyümeye verdiği katkı ise 1.55 puan. Son çeyrekteki katkı ise bunun biraz üzerinde: 1.65 puan. Dolayısıyla, kriz öncesi döneme kıyasla büyümeye katkıda bir artış yok; aksine az da olsa bir azalış var. Dolayısıyla, yatırım ve tüketim harcamalarının 2011'in son çeyreğindeki temposunun 2012'de de sürmesi durumunda, 2012 büyüme oranımızın belirgin biçimde düşeceği açık.
Daha güncel veriler de ekonominin yavaşlamakta olduğuna dair sinyaller veriyorlar. Yatırım malları ithalatının artış hızında belirgin bir azalma var. Merkez Bankası'nın yayınladığı öncü göstergeler de bir süredir yavaşlamaya işaret ediyorlar. Sekiz haftalık ortalamalar alınarak bakıldığında, hem lira cinsinden hem de yabancı para cinsinden kredilerin haftalık artış hızlarındaki 2011'in ilk altı ayında yaşanan 'çılgın' artışlar artık gözlenmiyor. Mesela lira cinsinden (son sekiz haftalık) kredilerin haftalık artış hızlarının ortalaması 2011'in ilk yarısında yüzde 0.58 iken, yılbaşından bu yana aynı değer yüzde 0.26 düzeyinde.
İhracat
Mal ve hizmet ihracatından yukarıda söz ettim. Şimdi sıra sadece mal ihracatına bakmaya geldi. Geçen hafta şubat ayının dış ticaret verileri açıklandı. İhracatımızın yarıya yakınını euro, yarıya yakınını da dolar cinsinden yapıyoruz. Bu iki farklı kalemde son aylarda gözlenen eğilimlerde bir değişiklik olmadı. Üçer aylık toplamlar olarak ölçüldüğünde, euro cinsinden ihracatımızın, bir yıl öncesinin aynı ayına göre artış hızı 2011'in şubat ayından bu yana düşüyor. Düşüş şubat ayında da devam etti. Buna karşılık, dolar cinsinden ihracatımız, bir yıl öncesinin aynı dönemine kıyasla son altı aydır istikrarlı bir biçimde yüzde 20 dolaylarında artıyor.
Bu iki çok farklı eğilim bir kez daha ihracatın temel belirleyicisinin sadece döviz kuru olmadığını gösteriyor. Mal sattığımız ülkelerin gelir düzeyi de bir o kadar önemli. Avrupa Birliği'nin bir bütün olarak büyüme hızı giderek düşüyor. Mesela Euro Bölgesi 2011'de yüzde 1.6 oranında büyüdü. Ne var ki 2012'de Bölge'nin yüzde 0.5 oranında küçüleceği tahmin ediliyor. Bu küçülme şu sıralar yaşanıyor ve euro cinsinden ihracat rakamlarımıza da olumsuz yönde yansıyor.
Kıscası, 2012'de ihracatın büyümeye katkısının 2011'dekinden daha yüksek olmasını beklemek için bir neden yok. En azından şimdilik yok. Kısacası, 2012 büyüme oranımızı ihracat şekillendirmeyecek, 2012'de ne kadar fren yapmak zorunda kaldığımız belirleyecek. Yani, yatırım ve tüketim harcamalarının gelişimi belirleyecek.
Enflasyon
Mart ayında yıllık enflasyon yüzde 10.4 oldu. İlginç gözlemlerden biri şu: Dört aydır yıllık enflasyon yüzde 10.4 - 10.6 aralığında hareket ediyor. Daha doğrusu oynamıyor; çakılıp kalmış vaziyette.
İkinci gözlem, ilkine kıyasla olumlu. Merkez Bankası'nın özellikle dikkate aldığı iki temel enflasyon göstergesine göre temel enflasyon, Ekim 2010 - Ocak 2012 arasında kesintisiz biçimde yükseldi. Bu yükseliş sürecinin başlangıcında yıllık temel enflasyon (I endeksi) sadece yüzde 2.5 düzeyindeydi. Ocak 2011'e gelindiğinde ise bu değer yüzde 8.4 olmuştu. Ocaktan bu yana düşüş var temel enflasyonda. Gerçi bu düşüş çarpıcı değil; mart ayındaki yıllık enflasyon yüzde 7.9 oldu ama hiç yoktan iyidir.
Bundan sonrası şüphesiz daha önemli. Enflasyonu hem yükseltecek hem de düşürecek gelişmeler yaşanıyor. Petrol fiyatlarının artması, yüksek vergi oranları ve yüksek döviz kuru ile birleşince motorin ve benzin fiyatlarına üst üste zam yapıldı. Ardından büyük bir doğalgaz ve elektrik zammı geldi. Bu ürünler çok sayıda mal ve hizmetin üretiminde ve taşınmasında kullanılıyorlar. Dolayısıyla, sadece kendilerinin fiyatları arttığı için değil, bir de bu dolaylı etkileri nedeniyle enflasyonu artıracaklar.
Buna karşılık, yukarıda tartıştığım gibi büyüme hız kesiyor. Dolayısıyla, mal ve hizmet fiyatları üzerindeki talep baskısı 2011'e kıyasla daha az olacak. Bu da enflasyonu düşürecek bir gelişme demek. Bu karşılıklı etkiler sonucunda yılsonu enflasyonu bugünkünden daha düşük olacak. Ama Merkez Bankası'nın hedeflediğinin belirgin biçimde üzerinde bir enflasyon gerçekleşmesi bekliyor bizi. Bu gidişle yüzde 8'e bile sevinebiliriz.

Prof.Dr.Fatih ÖZATAY

12 Haziran 2012 Salı

"TCMB ve Son Dönemde Para Politikası"


Merkez Bankası (TCMB) 2010'un sonlarından bu yana yeni bir para politikası uyguluyor. Bu yeni uygulama, temelde, küresel krizden alınan dersle sadece fiyat istikrarına odaklanmanın yeterli olmadığı, makro finansal istikrarı da sağlamaya çalışmak gerektiği saptamasından çıkıyor. Makro finansal istikrar, "hem finansal kurumların hem de finansal kurumların aracılık hizmetlerinden yararlananların risk alma iştahlarının ekonomik faaliyet düzeyindeki dalgalanmalarla paralel hareket etme eğilimlerinin ve dolayısıyla söz konusu dalgalanmaların şiddetinin azaltıldığı bir ortam" olarak tanımlanabilir. Bu çerçevede, "ekonomilerin hızla büyüdükleri dönemlerde, ekonomik birimlerin aşırı risk alma iştahlarını törpüleyecek, ekonomilerin yavaş büyüdükleri ya da küçüldükleri dönemlerde ise ekonomik birimlerin risk alma iştahsızlığını azaltacak politikalar, makro-sakıngan (makro-ihtiyatlı) finansal politikalar" olarak adlandırılabilir.

Türkiye özelinde ise, 2010 yılında belirginleşen ve 2011'in ikinci yarısına kadar süren temel finansal istikrarsızlık kaynağı, bankaların açtıkları kredi miktarının çok hızlı artması ve Türkiye'ye yoğun miktarda kısa vadeli döviz cinsinden sermaye girmesiydi. Çok hızlı kredi artışı, çoğu araştırmaya göre, finansal krizlerin en önemli nedenleri arasında. Öte yandan kısa vadeli yoğun sermaye girişinin asıl nedeni yurtdışında çok düşük düzeyde olan faiz hadleri ve önce ABD Merkez Bankası'nın sonra da Avrupa Merkez Bankası'nın bol miktarda bastıkları para. Hem kısa vadeli döviz sermayenin uluslararası risk alma iştahına çok duyarlı olması ve aniden geldiği gibi geri dönebilmesi hem de ortaya çıkan bol paranın eninde sonunda çekilecek olması, TCMB'yi tedirgin ediyordu.
Bu çerçevede, TCMB kredi arzındaki artış hızını azaltmayı ve yoğun kısa vadeli sermaye girişini (ve lirada yarattığı değerlenmeyi) engellemeyi amaçlayan yeni bir para politikası uygulamasına geçti. Buraya kadar bir sorun yok. Sorun olmadığı gibi, sonuçta değişen koşullara göre bir para politikası arayışı olduğu için de 'cesur' bir merkez bankası var. Ancak uygulamada bazı önemli sorunlar yaşandı. Bu nedenle, bu sütunlarda zaman zaman TCMB'nin yeni para politikasını belirgin biçimde eleştirdim. Eleştirilerimin temel nedenlerini bir kez daha belirtmek istiyorum. Belki bir işe yarar.

Birincisi: Geçen hafta ayrıntılı biçimde ele aldım: 29 Kasım 2011'den bu yana, TCMB, bankalara borç verdiği paranın faizini günlük olarak belirliyor. TCMB'nin 'ortalama fonlama maliyeti' dediği bu faiz, o tarihten bu yana en düşük yüzde 7 düzeyinde oldu. Ocak başında ise yüzde 11.9'u görmüştü. Son haftalarda yine yüksek düzeylerde seyrediyor. TCMB'nin gerçek politika faizi bu. İki nedenle: Birincisi, bankalara sattığı paranın bankalara maliyeti bu. İkincisi, kendi raporlarında ve duyurularında para politikasını nasıl değiştirdiğini anlatırken bu fonlama maliyetindeki değişiklikleri örnek gösteriyor. Oysa TCMB hala yüzde 5.75 düzeyinde olan haftalık repo faizine 'politika faizim' diyor.
Bu, 'hoş' değil. Gerçek politika faizi ne ise, onun politika faizi olarak adlandırılmasında yarar var. Yoksa para politikası açısından çok önemli bir kavram olan politika faizi kavramının içi boşalıyor. Orada süs gibi duran bir faize politika faizi dendikçe para politikası ile politika faizi arasındaki nedenselli ilişkisi bulanıklaşıyor. Bu, iletişim ve kredibilite açısından da zararlı.

İkincisi: TCMB, 2010'un sonundan başlayarak 2011'in ilk yarısı boyunca yoğun biçimde zorunlu karşılık oranlarını artırdı. Amaç, bankaların kredi olarak açabilecekleri fon miktarının bir kısmına 'el koyarak', hızlı kredi artışını engellemekti. O zamanlar yine bu sütunlarda çok yazdım ve grafiklerle gösterdim. TCMB'nin bu politikası Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) devreye girmeden bir işe yaramazdı. Nedeni, ayrıntı bir tarafa, TCMB'nin o zamanlar gerçekten politika faizi olan haftalık repo faizinin piyasalar açısından bir önemi olması için, kısa vadeli faizlerin repo faizine yakın bir düzeyde belirlenmesi gerekiyordu. Bu gereklilik nedeniyle TCMB bankaların kendisinden talep ettikleri kısa vadeli borcu bankalara vermek zorundaydı. Sonuçta da öyle oldu. TCMB bir yandan zorunlu karşılık oranlarını yükselterek bankaların fonlarına el koyarken, bankalar da bu el koyulan fon miktarı kadar TCMB'den ek borçlanmaya gittiler ve hiçbir şey olmamış gibi kredi arzındaki artışı sürdürdüler.

Bu oyun, BDDK'nın devreye girerek bazı kararlarla bankaların açabilecekleri kredi miktarını sınırlaması sonucunda bitti. O tarihten sonra, Avrupa krizinin iyice derinleşmesinin de etkisiyle, kredi artışı hızında önemli bir yavaşlama gerçekleşti. TCMB'nin BDDK'nın desteğini almadan böyle bir politikaya başlaması önemli bir hataydı. Oysa TCMB, baştan sonuç vermeyeceği belli olan bu politika başarılı olacakmış gibi raporlar yazdı. Daha önemlisi, bu deneyim, para politikasını uygulayan kurum ile makro-sakıngan politika araçlarına sahip olan kurumların ya birleştirilmesinin ya da yasalarla çerçevesi açıkça belirlenmiş bir biçimde işbirliği yapmalarının gereğini ortaya çıkardı. Ne var ki TCMB bu konuda şeffaf davranmadı; bu kurumsal düzenleme gereksinimini ne kendisi tartıştı ne de tartışmaya açtı.

Üçüncü nokta: Küresel krizden önce yine bu sütunlarda okudunuz. Liranın değerlenmesine karşı, TCMB'nin yapabilecekleri olduğunu tartışmaya çalıştım. Özellikle de, amaçları arasına reel kurun 'denge değerinden' sapmasını engellemeye çalışma amacını da almasını önerdim. Ancak, bunun için iki koşulun sağlanması gerekiyordu. Birincisi, dış koşullar 'normal' olacaktı. Yani, risk alma iştahında ani değişikliklere açık (2011'de olduğu gibi ya da şu an olduğu gibi) bir ortam olmamalıydı. İkincisi, Türkiye'de enflasyon kalıcı olarak yüzde 4 dolaylarına inmeliydi.

TCMB, bu öneriden yıllar sonra, 2010'un sonlarında yaklaşık Ağustos 2011'e kadar olan dönemde, reel kurun denge değerini de gözeten bir uygulama yaptı. Ne var ki bu uygulamanın yapıldığı ortam az önce belirttiğim iki koşulu da sağlamıyordu. Birincisi, yurtdışı çok karışıktı. İkincisi, enflasyon oldukça yüksekti. Nitekim Avrupa karışınca ılımlı bir artış seyri izlemekte olan döviz kuru keskin biçimde sıçradı. Beraberinde enflasyona da yukarıya doğru baskı yaptı. TCMB hızla önceki politikasından dönmek zorunda kaldı.

Temel eleştirilerim bunlar. Yoksa TCMB'nin şu sıra yapmak istediklerine illa ki yanlış ya da doğru diyemezsiniz. Böyle bir politika tercihi var; olabilir, siz beğenirsiniz ben beğenmem. Kısa vadeli döviz cinsi sermaye girişlerine karşı esnek olmak isteniliyor. Şu andaki politika çerçevesi o esnekliği TCMB'ye veriyor. Aslında bu esneklik de enflasyonla yeteri kadar mücadele etmediği izlenimi yaratıyor ama üç tane eleştiri yeter. Onu da başka bir yazıda ele alırım.

Prof.Dr. Fatih ÖZATAY

4 Haziran 2012 Pazartesi

Hazine Borçlanması ve Sürdürülebilir Bütçe Dengesi

Hazine Borçlanması ve Sürdürülebilir Bütçe Dengesi

Hazine, bütçe açığını karşılamak veya geçmişten gelen ve bu yılın bütçesinde oluşan faiz dışı fazlanın karşılayamayacağı borç geri ödemelerini yapabilmek için borçlanır. Asıl nedeni budur. Bir de çok sık başvurulmasa da para politikasına destek olmak üzere maliye politikasının bir aracı olarak piyasada oluşan aşırı likiditeyi çekme konusunda Merkez Bankası’na yardım amacıyla borçlanmaya gidilebilir.

Asıl olarak bütçe açıklarını karşılamayı hedefleyen Hazine’nin borçlanma ihtiyacı için şöyle bir denklem yazılabilir:

Hazinenin borçlanma ihtiyacı = Cari yılın bütçe açığı + İç borç anapara ve faiz ödemeleri + Dış borç anapara ve faiz ödemeleri

Bu ihtiyacın nasıl finanse edileceğini göstermek için de bir denklem yazmamız gerekirse şöyle yazabiliriz:

Hazine finansmanı = İç borçlanma + Dış borçlanma + Diğer finansman

Bu denklemde yer alan diğer finansman kalemi içinde faiz dışı fazla, özelleştirme gelirleri, İssizlik Sigortası Fonundan yapılan aktarımlar, TMSF'den sağlanan gelirler, devirli ve garantili borç geri dönüşleri, kasa ve banka değişimi ve kur farkı kalemleri yer almaktadır.

Hazine borçlanması iki şekilde yapılır: İç borçlanma ve dış borçlanma. Her ikisi de günümüzde piyasadan tahvil veya bono ihracıyla yapılmaktadır. Yani Hazine kişilere ya da kurumlara kâğıt satmakta ve karşılığında aldığı parayı finansman ihtiyacında kullanmaktadır.

Aşağıda Hazine’nin geçen hafta içinde açıkladığı 2012 yılı Haziran – Temmuz – Ağustos dönemini kapsayan 3 aylık finansman programını bir tablo halinde sunuyorum.


(Milyar TL)
Ödemeler
27,7
İç Borç Ödemeleri
22,5
Anapara
12,3
Faiz
10,2
Dış Borç Ödemeleri (Anapara + Faiz)
5,2
Finansman
27,7
İç Borçlanma
17,5
Dış Borçlanma
1,0
Diğer Finansman
9,2

Buna göre önümüzdeki üç aylık dönemde Hazine 27,7 milyar TL’lik borç anapara geri ödemesi ve faiz ödemesi yapacak ve bunu üç yoldan finanse edecektir: İç borçlanma, dış borçlanma ve diğer finansman. Hazine, iç piyasaya toplam 22,5 milyar TL’lik iç borç ödemesi yapacak olmasına karşılık iç piyasadan toplam 17,5 milyar TL’lik yeni borçlanma yapmayı planlamakta aradaki 5 milyar TL’lik farkı da başta faiz dışı fazla olmak üzere diğer finansman kaynaklarından kapatmayı öngörmektedir. Bu durumda Hazine, piyasaya 5 milyar TL likidite bırakmış olmaktadır.

Hazine’nin iç borç çevirme oranı şöyle hesaplanıyor:

İç borç çevirme oranı = İç borçlanma / İç borç ödemeleri
Yukarıdaki sayıları bu denkleme uygularsak Haziran – Temmuz – Ağustos 2012 için iç borç çevirme oranını şöyle hesaplayabiliriz:

İç borç çevirme oranı = 17,5 / 22,5 = 0,78 (yani yüzde 78.)

Buna göre Hazine piyasaya ödediği her 100 TL’ye karşılık piyasadan 78 TL’lik yeni borçlanma yapmaktadır.

İç borç çevirme oranında gerçek bu mudur? Bana göre gerçek iç borç çevirme oranında iç borç ödemelerinde faiz ödemeleri işin içine katılmamalıdır. Yani iç borçlanma nasıl ki yalnızca anapara üzerinden alınıyorsa iç borç ödemeleri de yalnızca anapara üzerinden alınmalı ve iç borç çevirme oranı öyle hesaplanmalıdır. Aksi takdirde pay ve paydayı aynı bazda ele almak için yeni iç borçlanma için ödenecek faizleri de işin içine katmamız gerekir.

Buna göre iç borç çevirme oranının doğru denklemi şöyledir:

İç borç çevirme oranı = İç borçlanma / İç borç anapara ödemeleri

Şimdi yukarıdaki sayıları bu denklemde yerlerine koyalım:

İç borç çevirme oranı = 17,5 / 12,3 = 1,42. Yani yüzde 142.

Buna göre faiz ödemeleri dışarıda bırakıldığında Hazine önümüzdeki üç ayda yapacağı her 100 TL’lik iç borç ödemesine karşılık 142 TL’lik iç borçlanma yapacak demektir. Bu da bizim borç stokumuzun artacağı anlamına geliyor.

Eğer bu oran yükseliyorsa özel kesimin piyasadan dışlanması (crowding out etkisi) oran düşüyorsa özel kesime piyasadan yararlanma imkanının artması (crowding in etkisi) söz konusu oluyor demektir.

Sürdürülebilir Bütçe Dengesi

Kamu kesimi mali dengeleri konusunda literatürde kullanılan kavramlar arasında bütçe dengesi, faiz dışı denge, kamu genel finansman dengesi, hazine nakit dengesi gibi kavramlar bulunuyor. Ben bunlara bir de sürdürülebilir bütçe dengesi kavramını ekliyorum.

Sürdürülebilir bütçe dengesi = Bütçe faiz dışı giderleri toplamı / Bütçe vergi gelirleri.

Sürdürülebilir bütçe dengesi kavramının ötekilerden ne farkı var? Ya da ben böyle bir kavramı izlemeye niçin ihtiyaç duyuyorum?

Bu kavramın en önemli farkı gelirler açısından yalnızca vergi gelirlerini hesaba katmasında yatıyor. Bir başka deyişle bu denklemde özelleştirme gelirleri, 2B gelirleri, mali af gelirleri gibi bir defaya mahsus gelirler yer almıyor. Giderler konu olduğunda da yalnızca faiz dışı giderleri alıyorum.

Kavramın, faiz dışı dengeden farkı hesaplamaya alınan gelirlerde ortaya çıkıyor. Faiz dışı denge hesabında bütün bütçe gelirleri hesaplamaya katılırken sürdürülebilir bütçe dengesi kavramında yalnızca vergi, gelirleri hesaba alınıyor.

Aşağıda 2005 yılından 2012 Nisan ayına kadar bütçe gelişmeleri gösteriliyor.

Milyar YTL
2005
2006
2007
2008
2009
2010
2011
2012/4
Gelirler
134,8
171,3
189,6
208,9
215,1
254,0
295,9
106,5
Vergi Gelirleri
106,9
137,5
152,8
168,1
172,4
210,5
253,8
84,4
Diğer
27,9
33,8
36,8
40,8
42,7
43,5
42,1
22,1
Giderler
144,6
175,3
203,5
226,0
267,3
293,6
313,3
111,5
Faiz Dışı Giderler
98,9
129,4
154,8
175,3
214,1
245,3
271,1
89,6
Faiz Giderleri
45,7
45,9
48,7
50,7
53,2
48,3
42,2
21,9
Bütçe Dengesi
-9,8
-4,0
-13,9
-17,1
-52,2
-39,6
-17,4
-5,0
Bütçe Dengesi / GSYH
-1,5
-0,5
-1,6
-1,8
-5,5
-3,6
-1,3
-0,4
Faiz Dışı Denge
35,9
41,9
34,8
33,6
1,0
8,7
24,8
16,9
FDF/GSYH (%)
5,5
5,5
4,1
3,5
0,1
0,9
1,9
1,3
Sürdürülebilir Bütçe Dengesi
8,0
8,1
-2,0
-7,2
-41,7
83,1
59,5
27,1
SBD / GSYH
1,2
1,1
-0,2
-0,8
-4,4
-3,1
-1,3
-0,4
Sürdürülebilir bütçe dengesinin GSYH’ya oranı 2005 – 2010 yıllarında daima bütçe dengesinin GSYH’ya oranının altında seyretmiştir. Hatta 2005 ve 2006 yıllarında bütçe açık verirken sürdürülebilir bütçe dengesi fazla vermiştir. 2011 yılı ve 2012 yılının ilk 4 ayında ise bütçe açığının GSYH’ya oranı ile sürdürülebilir bütçe dengesi açığının GSYH’ya oranı aynı düzeye gelmiştir. Bu bize artık vergi gelirlerinin faiz dışı giderleri karşılamakta zorlandığını ve her yıl bir defaya özgü gelirlere olan ihtiyacın giderek arttığını gösteriyor.

Her yıl yeniden bir defaya özgü gelirler keşfedip uygulamaya koyarak sonsuza dek bütçe açığını kapatmak mümkün görünmüyor. O nedenle artık zaman geçirmeden dolaylı vergilerden dolaysız vergilere doğru vergi dönüşümünü yapmak ve kayıt dışı kalmış olan vergiye tabi işlemleri kayda almak, kısacası yapısal reformlara girişmek gerekiyor.
 
 
Mahfi EĞİLMEZ