4 Haziran 2012 Pazartesi

Hazine Borçlanması ve Sürdürülebilir Bütçe Dengesi

Hazine Borçlanması ve Sürdürülebilir Bütçe Dengesi

Hazine, bütçe açığını karşılamak veya geçmişten gelen ve bu yılın bütçesinde oluşan faiz dışı fazlanın karşılayamayacağı borç geri ödemelerini yapabilmek için borçlanır. Asıl nedeni budur. Bir de çok sık başvurulmasa da para politikasına destek olmak üzere maliye politikasının bir aracı olarak piyasada oluşan aşırı likiditeyi çekme konusunda Merkez Bankası’na yardım amacıyla borçlanmaya gidilebilir.

Asıl olarak bütçe açıklarını karşılamayı hedefleyen Hazine’nin borçlanma ihtiyacı için şöyle bir denklem yazılabilir:

Hazinenin borçlanma ihtiyacı = Cari yılın bütçe açığı + İç borç anapara ve faiz ödemeleri + Dış borç anapara ve faiz ödemeleri

Bu ihtiyacın nasıl finanse edileceğini göstermek için de bir denklem yazmamız gerekirse şöyle yazabiliriz:

Hazine finansmanı = İç borçlanma + Dış borçlanma + Diğer finansman

Bu denklemde yer alan diğer finansman kalemi içinde faiz dışı fazla, özelleştirme gelirleri, İssizlik Sigortası Fonundan yapılan aktarımlar, TMSF'den sağlanan gelirler, devirli ve garantili borç geri dönüşleri, kasa ve banka değişimi ve kur farkı kalemleri yer almaktadır.

Hazine borçlanması iki şekilde yapılır: İç borçlanma ve dış borçlanma. Her ikisi de günümüzde piyasadan tahvil veya bono ihracıyla yapılmaktadır. Yani Hazine kişilere ya da kurumlara kâğıt satmakta ve karşılığında aldığı parayı finansman ihtiyacında kullanmaktadır.

Aşağıda Hazine’nin geçen hafta içinde açıkladığı 2012 yılı Haziran – Temmuz – Ağustos dönemini kapsayan 3 aylık finansman programını bir tablo halinde sunuyorum.


(Milyar TL)
Ödemeler
27,7
İç Borç Ödemeleri
22,5
Anapara
12,3
Faiz
10,2
Dış Borç Ödemeleri (Anapara + Faiz)
5,2
Finansman
27,7
İç Borçlanma
17,5
Dış Borçlanma
1,0
Diğer Finansman
9,2

Buna göre önümüzdeki üç aylık dönemde Hazine 27,7 milyar TL’lik borç anapara geri ödemesi ve faiz ödemesi yapacak ve bunu üç yoldan finanse edecektir: İç borçlanma, dış borçlanma ve diğer finansman. Hazine, iç piyasaya toplam 22,5 milyar TL’lik iç borç ödemesi yapacak olmasına karşılık iç piyasadan toplam 17,5 milyar TL’lik yeni borçlanma yapmayı planlamakta aradaki 5 milyar TL’lik farkı da başta faiz dışı fazla olmak üzere diğer finansman kaynaklarından kapatmayı öngörmektedir. Bu durumda Hazine, piyasaya 5 milyar TL likidite bırakmış olmaktadır.

Hazine’nin iç borç çevirme oranı şöyle hesaplanıyor:

İç borç çevirme oranı = İç borçlanma / İç borç ödemeleri
Yukarıdaki sayıları bu denkleme uygularsak Haziran – Temmuz – Ağustos 2012 için iç borç çevirme oranını şöyle hesaplayabiliriz:

İç borç çevirme oranı = 17,5 / 22,5 = 0,78 (yani yüzde 78.)

Buna göre Hazine piyasaya ödediği her 100 TL’ye karşılık piyasadan 78 TL’lik yeni borçlanma yapmaktadır.

İç borç çevirme oranında gerçek bu mudur? Bana göre gerçek iç borç çevirme oranında iç borç ödemelerinde faiz ödemeleri işin içine katılmamalıdır. Yani iç borçlanma nasıl ki yalnızca anapara üzerinden alınıyorsa iç borç ödemeleri de yalnızca anapara üzerinden alınmalı ve iç borç çevirme oranı öyle hesaplanmalıdır. Aksi takdirde pay ve paydayı aynı bazda ele almak için yeni iç borçlanma için ödenecek faizleri de işin içine katmamız gerekir.

Buna göre iç borç çevirme oranının doğru denklemi şöyledir:

İç borç çevirme oranı = İç borçlanma / İç borç anapara ödemeleri

Şimdi yukarıdaki sayıları bu denklemde yerlerine koyalım:

İç borç çevirme oranı = 17,5 / 12,3 = 1,42. Yani yüzde 142.

Buna göre faiz ödemeleri dışarıda bırakıldığında Hazine önümüzdeki üç ayda yapacağı her 100 TL’lik iç borç ödemesine karşılık 142 TL’lik iç borçlanma yapacak demektir. Bu da bizim borç stokumuzun artacağı anlamına geliyor.

Eğer bu oran yükseliyorsa özel kesimin piyasadan dışlanması (crowding out etkisi) oran düşüyorsa özel kesime piyasadan yararlanma imkanının artması (crowding in etkisi) söz konusu oluyor demektir.

Sürdürülebilir Bütçe Dengesi

Kamu kesimi mali dengeleri konusunda literatürde kullanılan kavramlar arasında bütçe dengesi, faiz dışı denge, kamu genel finansman dengesi, hazine nakit dengesi gibi kavramlar bulunuyor. Ben bunlara bir de sürdürülebilir bütçe dengesi kavramını ekliyorum.

Sürdürülebilir bütçe dengesi = Bütçe faiz dışı giderleri toplamı / Bütçe vergi gelirleri.

Sürdürülebilir bütçe dengesi kavramının ötekilerden ne farkı var? Ya da ben böyle bir kavramı izlemeye niçin ihtiyaç duyuyorum?

Bu kavramın en önemli farkı gelirler açısından yalnızca vergi gelirlerini hesaba katmasında yatıyor. Bir başka deyişle bu denklemde özelleştirme gelirleri, 2B gelirleri, mali af gelirleri gibi bir defaya mahsus gelirler yer almıyor. Giderler konu olduğunda da yalnızca faiz dışı giderleri alıyorum.

Kavramın, faiz dışı dengeden farkı hesaplamaya alınan gelirlerde ortaya çıkıyor. Faiz dışı denge hesabında bütün bütçe gelirleri hesaplamaya katılırken sürdürülebilir bütçe dengesi kavramında yalnızca vergi, gelirleri hesaba alınıyor.

Aşağıda 2005 yılından 2012 Nisan ayına kadar bütçe gelişmeleri gösteriliyor.

Milyar YTL
2005
2006
2007
2008
2009
2010
2011
2012/4
Gelirler
134,8
171,3
189,6
208,9
215,1
254,0
295,9
106,5
Vergi Gelirleri
106,9
137,5
152,8
168,1
172,4
210,5
253,8
84,4
Diğer
27,9
33,8
36,8
40,8
42,7
43,5
42,1
22,1
Giderler
144,6
175,3
203,5
226,0
267,3
293,6
313,3
111,5
Faiz Dışı Giderler
98,9
129,4
154,8
175,3
214,1
245,3
271,1
89,6
Faiz Giderleri
45,7
45,9
48,7
50,7
53,2
48,3
42,2
21,9
Bütçe Dengesi
-9,8
-4,0
-13,9
-17,1
-52,2
-39,6
-17,4
-5,0
Bütçe Dengesi / GSYH
-1,5
-0,5
-1,6
-1,8
-5,5
-3,6
-1,3
-0,4
Faiz Dışı Denge
35,9
41,9
34,8
33,6
1,0
8,7
24,8
16,9
FDF/GSYH (%)
5,5
5,5
4,1
3,5
0,1
0,9
1,9
1,3
Sürdürülebilir Bütçe Dengesi
8,0
8,1
-2,0
-7,2
-41,7
83,1
59,5
27,1
SBD / GSYH
1,2
1,1
-0,2
-0,8
-4,4
-3,1
-1,3
-0,4
Sürdürülebilir bütçe dengesinin GSYH’ya oranı 2005 – 2010 yıllarında daima bütçe dengesinin GSYH’ya oranının altında seyretmiştir. Hatta 2005 ve 2006 yıllarında bütçe açık verirken sürdürülebilir bütçe dengesi fazla vermiştir. 2011 yılı ve 2012 yılının ilk 4 ayında ise bütçe açığının GSYH’ya oranı ile sürdürülebilir bütçe dengesi açığının GSYH’ya oranı aynı düzeye gelmiştir. Bu bize artık vergi gelirlerinin faiz dışı giderleri karşılamakta zorlandığını ve her yıl bir defaya özgü gelirlere olan ihtiyacın giderek arttığını gösteriyor.

Her yıl yeniden bir defaya özgü gelirler keşfedip uygulamaya koyarak sonsuza dek bütçe açığını kapatmak mümkün görünmüyor. O nedenle artık zaman geçirmeden dolaylı vergilerden dolaysız vergilere doğru vergi dönüşümünü yapmak ve kayıt dışı kalmış olan vergiye tabi işlemleri kayda almak, kısacası yapısal reformlara girişmek gerekiyor.
 
 
Mahfi EĞİLMEZ

13 Nisan 2012 Cuma

Türkiye' de Enflasyon nasıl ölçülür?


Enflasyon, genel fiyat düzeyinin devamlı artması ve para değerinin düşmesidir. Toplam mal ve hizmet arzının toplam talebi karşılayamaması,enflasyonun en önemli özelliğidir.

Ekonomide söz konusu olan enflasyon tipleri; harcamaların toplam üretim miktarını aşmasıyla oluşan talep enflasyonu ve maliyet şişmelerinin ürün fiyatlarındaki artışına neden olan maliyet enflasyonudur.

Maliyet enflasyonu, vasıtalı vergi yükünün ağırlaşması, devalüasyonlar, faiz hadlerinin yüksekliği ile hammadde ve ara malları fiyatlarının yükselmesinden kaynaklanabilir.

Ekonomide fiyatların takibi ancak fiyat endeksleri sayesinde mümkün olmaktadır. Türkiye'de iki çeşit fiyat endeksi kullanılmaktadır. Bunlar Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) ve Toptan Eşya Fiyat Endeksi (TEFE) olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu endeksler, ülke enflasyonu haricinde sektör bazında bilgiler de vermektedir.

TÜFE'yi ve TEFE'yi oluşturan sektörler ve ağırlıkları şu şekildedir:

TÜFE Toplam 100.00
Gıda, İçki, Tütün 31.09
Giyim, Ayakkabı 9.71
Konut, Kira 25.80
Ev eşyası 9.35
Sağlık 2.76
Ulaştırma 9.30
Eğlence, Kültür 2.95
Eğitim 1.59
Otel, Pastane, Lokanta 3.07
Çeşitli mal ve hizmetler 4.38

ÜFE Toplam 100.00
Tarım 22.22
Madencilik 2.47
İmalat 71.12
Enerji 4.19

TÜFE, tüketime açık olan mal gruplarının fiyat değişimini ifade eder. TÜFE'de toplamda %56.89'luk paya sahip olan gıda ve kamu sektöründeki küçük artışlar, endekste önemli değişmelere yol açmaktadır. Bu sektörlerden konut sektörü istikrarlı bir yapıya sahipken, gıda sektörü dönemsel farklılıklar gösterebilmektedir.

ÜFE'de ise, alt kollar daha az olmasına rağmen bu kolların kamu ve özel sektör fiyat değişimleri incelenmektedir. ÜFE'de en çok izlenen rakam, çekirdek enflasyon"dur. Çekirdek enflasyon, özel imalat sanayi fiyat endeksidir. Yani, imalat sanayi özel kesiminin o ay içinde yaptığı fiyat hareketini gösterir.

Tüketici fiyatlarındaki artış oranı, toplu iş sözleşmelerinde veya memur ve emekli maaşlarının belirlenmesinde pazarlığa baz olarak alınır ve ayrıca gerçek ücretlerin hesaplanmasında da kullanılır.

- Hiperenflasyon: Enflasyonun yılda %1000'i aşan düzeylerde artış göstermesi olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca, bir yılda fiyatların %5 arttığı bir ülkede,enflasyonun %70-80'lere yükselmesi de bir hiperenflasyon olarak algılanabilir. Hiperenflasyon dönemlerinde; yatırımlar azalır, borsa endeksi düşük seviyelerde kalır, paradan kaçışla beraber reel kıymetler taleplerinde aşırı bir artış görülür ve gelir dağılımındaki dengesizlik had safhalara ulaşır.

- Milli Gelir Deflatörü: En iyi enflasyon ölçüsü olarak kabul edilen milli gelir deflatörü, milli gelir hesabında yer alan tüm mal ve hizmetlerin fiyat artışını içerir. Bu deflatörü bulmak için, GSMH'deki cari artış, sabit fiyatlarla hesaplanan reel artışla karşılaştırılır.

Nasıl hesaplanır?

TÜFE'yi hesaplarken ilk olarak, Türkiye'nin genelini temsil eden bir örnek kitlenin bir yıl içinde hangi mal ve hizmete ne kadar para harcadığı hesaplanır. Ayrıca her mal ve hizmetin toplam içindeki ağırlıkları belirlenir.

Yılın her ayının belirli günlerinde ve belirli alışveriş merkezlerinden alınan mal ve hizmet fiyatlarındaki değişim, belirli ağırlıklara göre ölçülür. Her ayın 25'inden sonraki fiyat artışı bir sonraki ayın enflasyon oranına yansır.

5 ayrı coğrafi bölge ve 16 büyük kent için açıklanan aylık endeks rakamlarında; kentsel yerlerde 347 mal ve hizmetin, kırsal yerlerde ise 280 adet malın fiyatları derlenir.

ÜFE ise, tarım, madencilik, imalat sanayi ve enerji sektöründeki 640 ürünün fiyatlarındaki değişimleri inceler.

Nasıl değerlendirilir?

ÜFE'nin TÜFE'ye göre daha yüksek olması, maliyet enflasyonunun yaklaşmakta olduğuna dair bir işaret olarak kabul edilmektedir. Faiz, ücret, hammadde ve ara malı fiyatlarındaki artıştan kaynaklanan bu artış, bir süre sonra da tüketici fiyatlarına yansır.

TÜFE, ÜFE'den yüksek olmasının, iç talebin canlılığından kaynaklandığı söylenebilir. Talep enflasyonunun bir belirtisi olarak kabul edilen bu durum, para arzının ve gelirlerin yükselişi ile ortaya çıkar.

Enflasyonist beklentiler, yeni fiyat artışları üretir. Fiyatların sürekli yükseleceği inancı yaygın olduğunda, enflasyonist ortam sonraki dönemlerin fiyat artışlarını doğurur.

Döviz kurlarında ve kredi faiz oranlarında, enflasyon oranının üstünde görülen artışlar yeni fiyat artışlarına neden olabilir. Emisyon ve para arzında görülen hızlı artış, bütçe açığının yüksekliği; sonraki dönemler için, bir tür enflasyon habercisi olarak kabul edilebilir.

İhracatın artışı, üretim artışı ile paralel gitmiyorsa; iç piyasaya arzedilen mal azalır ve fiyatlar yükselir. Enflasyon oranının çok üstünde belirlenen ücret artışları ve yüksek faizler de fiyatları hareketlendirir.

Yatırımların duraklaması da sonraki dönemlerde arzdaki artışı önleyeceği için fiyatları yükseltir.Ekonominin canlı olduğu ve ücretlerin yükseldiği dönemlerde, fiyatlarda hareketlilik gözlenir.

İstikrarsızlık ve belirsizlik dönemlerinde ise; satıcılar, içgüdüsel olarak fiyat artışlarını hızlandırır. Kuraklık nedeniyle tarımsal üretimin düşmesi veya geri teknoloji nedeniyle maliyetlerin yükselmesi gibi etkenler de, enflasyonu artırıcı niteliğe sahiptirler.Dünya piyasalarında herhangi bir malın fiyatının yükselişi, bir süre sonra iç piyasalara da yansır.

İç piyasadaki eksik rekabet, fiyat düzeyinin sürekli yüksek kalmasıyla sonuçlanır. Tekelleşme ve fiyat anlaşmaları da enflasyonun en önemli nedenlerindendir.

Milli Hasıla (GSMH ve GSYİH) nedir? Nasıl hesaplanır? Nasıl yorumlanır?

Milli Hasıla (Milli Gelir), belirli bir dönemde (genellikle bir yıl) toplumdaki bireylerin yarattıkları mal ve hizmetlerin toplamıdır. Milli Gelirin dönemler itibariyle gösterdiği değişiklik, ekonominin performansının hassas bir göstergesidir. Toplam değerin ölçülmesinde ve yorumlanmasında; Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) ve Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) rakamları dikkate alınmaktadır.

- Gayri Safi Milli Hasıla: Bir yıl içerisinde bir ülkede ve aynı zamanda ülke vatandaşlarının yurtdışında faaliyet gösteren kuruluşlarda çalışarak ürettiği malların ve verdiği hizmetlerin o ülkenin para birimine göre değerlenip toplanmasına verilen addır. Başka bir deyişle, bir ülke adına, bir yılda üretilen katma değerdir.

- Gayri Safi Yurtiçi Hasıla: Bir yıl süresince sadece ülke sınırları içerisinde üretilen ve sunulan mal ve hizmetlerin o ülkenin para birimine göre değerlenmesi ile oluşan rakamdır. Bu açıdan, GSMH hesabından ayrılan noktası; yurtdışında elde edilen gelirlerdir.

Nasıl hesaplanır?

Milli Gelir hesaplamalarında, cari fiyat ve sabit fiyat değerlemesi olmak üzere iki çeşit uygulama söz konusudur. Cari fiyatlarla günümüz değerlemeleri üzerine yapılan hesaplamalarda, enflasyonun etkisi gözükmez.

Cari fiyatlarla hesaplanan GSMH değeri ile büyüme hakkında sağlıklı sonuçlar alınamayacağından, her ülkede kullanılan sabit fiyatlı sistem önemlidir. Buna göre, baz olarak herhangi bir yıl alınır ve o yıla endeksli reel artışların hesabıyla gerçek artışları görmek mümkün olur. Bu hesaplamada iki metod söz konusudur. İlk metod olan gelirler yöntemi ile hesaplamada, gelir niteliği taşıyan üretim ve hizmet alanındaki kalemler esas alınır.

Kullanılan ana kalemler şu şekilde sıralanabilir:

[Tarım + Sanayi + İnşaat + Ticaret + Ulaştırma, Haberleşme + Mali Kuruluşlar + Konut + Hizmetler Toplamı (Kamu ve Özel) + İthalat Vergisi] = GSYİH

GSYİH + Net Dış Alem Faktör Gelirleri = GSMH

İkinci metod ise, GSYİH rakamının harcamalar yoluyla hesaplanmasıdır.Özel sektör ve kamu sektör tarafından yapılan harcamaların hesaplanmasını takiben gerekli istatistiki hatalar giderilir ve böylelikle GSYİH rakamına ulaşılır.

Hesaplama yöntemi, kısaca, şu şekilde açıklanabilir:

[Özel Nihai Tüketim Harcamaları + Kamu Nihai Tüketim Harcamaları + Gayri Safi Sabit Sermaye Oluşumu (Kamu ve Özel) + Stok Değişmeleri + Mal ve Hizmet İhracatı + Mal ve Hizmet İthalatı] = GSYİH

(Bu hesaplamadan sonra, istatistiki hata ile toplanan GSYİH rakamı, gelirler yöntemi ile hesaplanan GSYİH rakamına eşit olur.)

Nasıl Değerlendirilir?

Milli Gelir Göstergeleri şu şekilde değerlendirilir:

Yıllık büyüme oranı değerlendirmeye alındığında, aynı zamanda nüfus artış hızı da gözönünde bulundurulmalıdır. Eşit seviyede büyüme oranı gözlenen iki farklı ülkede; nüfus artış hızlarının farklı olması halinde, büyümenin refaha etkisi de kaçınılmaz olarak farklı olacaktır.

Herhangi bir yılın ardışık üç çeyreğinde büyüme oranlarının düşük olması, resesyon tehlikesinin başlangıç sinyali olarak gösterilebilir. Buna karşın, ardışık olarak yüksek çıkan büyüme oranları, bir büyüme ivmesinin varlığı olarak da yorumlanabilir.

Sürdürülebilir (sustainable) bir ekonomik büyümeden söz edilebiliyorsa; büyüme hızının yüksek olduğu bir yılda, yatırımlar ve ihracatın duraklaması gibi bir durum söz konusu olamaz.

GSMH'nın mutlak değerinin her yılın üç aylık dönemlerinde aynı olması sözkonusu değildir. Kış koşulları nedeniyle, üretilen mal ve hizmetlerin toplam değeri, yılın ilk üç ayında daha düşüktür. Kıpırdanmalar, ikinci çeyrekte başlar. Üçüncü çeyrekte ise, tarımsal üretim nedeniyle yükselme gözlenir. Son çeyrekle beraber, canlanan sanayinin de katkısıyla, üretim toplam değeri yılın en yüksek seviyesine ulaşır.

Bu nedenledir ki; herhangi bir dönemdeki büyüme oranını bir önceki dönemle karşılaştırmak yanıltıcı sonuçların elde edilmesine neden olabilir.

İç talepteki artış hızının, GSYİH'daki artış oranının üstünde olması ise, ekonominin aşırı ısındığı yönündeki kuşkuları artırır

5 Nisan 2012 Perşembe

Türkiye'de İşsizlik


Öncelikle Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Aralık 2011 tarihi itibariyle çıkardığı Türkiye işgücü göstergelerini tablo ile sunalım.


Aralık 2011
Kurumsal olmayan nüfus (bin)
72.925
15 ve yukarı yaştaki nüfus (bin)
54.122
İşgücü (bin)
26.254
İstihdam (bin)
23.678
İşsiz (bin)
2.576
İşgücüne katılma oranı (%)
48,5
İstihdam oranı (%)
43,8
İşsizlik oranı (%)
9,8
İşgücüne dahil olmayanlar (bin)
27.868


TÜİK’in konuyla ilgili bültenindeki ifadeler de şöyledir: “Aralık 2011 döneminde istihdam edilenlerin % 71,5'i erkek nüfustur. % 63,3'ü ücretli, maaşlı veya yevmiyeli, % 24,7'si kendi hesabına veya işverendir.”

Türkiye’nin nüfusu 72.925 bindir.

15 ve yukarı yaştaki nüfus (ki bu çalışma çağındaki nüfustur) 54.122 bin kişidir.

Yani toplam nüfusun yüzde 74’ü çalışabilir nüfustur.

İşgücü (yani çalışan ve iş arayanlar toplamı) 26.254 bin kişidir.

Yani çalışabilir nüfusun yalnızca yüzde 49’u çalışmakta veya iş aramaktadır.

İşgücünü oluşturan 26.254 bin kişinin 23.678 bini istihdam edilmekte (çalışmakta), geri kalan 2.576 bini işsiz konumunda bulunmaktadır (iş aramaktadır.) İşsiz sayısını (2.576 bin) işgücüne (26.254 bin) bölüp 100 ile çarparsak ((2.576 bin / 26.254 bin) x 100)) işsizlik oranını buluruz (yüzde 9,8.)

İstihdam edilenlerin yüzde 71,5’i erkek nüfus olduğuna göre kadın istihdamı yalnızca yüzde 28,5 yani 7.482 bindir. Kadınların çalışma oranı batı ülkelerinde erkek nüfusun yarısıyla üçte ikisi arasında değişiyor. Düşük oran olan üçte iki oranının Türkiye için de geçerli olduğunu kabul etsek çalışmak isteyen kadın sayısı 12.520 bine yükselir ve sonuçta iş arayan kadın sayısı yaklaşık 5 milyon artardı. Bu kadar kişiye kolay iş bulunamayacağına göre Türkiye’de işsizlik oranı da ikiye katlanırdı.

Bizde işsizliğin düşük olmasının nedeni kadınların batı ülkelerinde olduğu kadar çalışma hayatının içinde olmamalarıdır. Bu tercih kadınların tercihinin yanı sıra çevrenin getirdiği koşullanmalarla da ortaya çıkmakta, birçok çevrede kadının çalışması hoş karşılanmamaktadır. İşsizlik oranları açısından bir avantaj gibi görünen bu durum aslında dezavantaj yaratmaktadır. Çünkü kadınların yaşama katıldığı ülkeler yalnızca ekonomide değil her alanda ileri gidiyorlar. Her şeyden önce toplumun eğitim düzeyi, demokrasi kültürü, hoşgörüsü, birbirine saygısı artıyor. Bu artılar, kadınların üretime daha çok katılmasının yaratacağı üretim gücü artışından daha önemli görünüyor bana.

Kaynak:Mahfi EĞİLMEZ