8 Ocak 2013 Salı

Kapitalizm ve Üç Büyük Kriz


Kapitalizm ve üç büyük kriz

Kapitalizmin çıkışı ve gelişimi

1800’lere gelinceye kadar egemen olan ekonomik sistem merkantilizmdi. Buna karşın o dönemde dünyada uygulanan sistemin merkantilizm olduğu biçiminde bir genelleme yapmamız o kadar da kolay değil. Çünkü dünyanın çeşitli köşelerinde bugün anladığımız anlamdakine benzer biçimde örgütlenememiş çok sayıda kabile ve topluluğun ekonomi modeli de kumanda sistemiydi. Bu tür kabile ve topluluklar bugün de var ama sayıları artık oldukça azalmış durumda. O nedenle bugün bugünkü küresel sistemin kapitalist sistem olduğunu söylememiz daha kolay.

Kapitalizmin ortaya çıkışı aslında 15. yüzyılda gelişen merkantilizmle başladı. Merkantilizm ticari kapitalizmin bir ifadesidir. Ne var ki tam anlamıyla bir piyasa ekonomisiyle desteklenmemiş olması kapitalizmin bütün kurumlarıyla yerleşmiş bir sistem olarak ortaya çıkmasına engel oluşturuyordu. 17 ve 18. yüzyıllarda merkantilizmle birlikte fizyokrasi akımı gelişmeye başladı. Bu akım da tarımsal kapitalizmin ifadesidir. Yani kapitalizm genel kanıdan farklı olarak sanayi devriminden çok önce tohumları atılmış ve gelişmiş bir sistemdir. Ne var ki kapitalizmin asıl çıkışı ve yükselişi yaklaşık 200 yıl kadar önce sanayi devrimiyle birlikte oldu. Sanayi devrimi Avrupa’da yeni buluşların ve buhar gücüyle çalışan makinelerin üretime uygulanmasıyla ortaya çıktı ve bu gelişmeler Avrupa'daki sermaye birikiminin artmasına yol açtı. Sermaye birikiminin artması kapitalizm denilen sistemi yaratırken bir yandan da yeni buluşların ve sanayiye uygulanmasının artmasına yardımcı oldu. Sanayi devrimi sonrasında sanayi kapitalizmi gelişmeye başladı. Böylece kapitalizm ticaret ve tarımdan sonra sanayi alanında da yaygınlaştı.

Kitlesel fabrika üretiminin yolunu açan sanayi devrimine kadar üretim bireysel olanaklarla ve ağırlıklı olarak el emeğine dayalı araçlarla atölyelerde yapılıyordu. Atölyelerin bazıları küçük bazıları büyüktü ama hiçbiri fabrika düzeyinde değildi. Dönemin ekonomik modeli ise dışa kapalı, korumacı ve müdahaleci merkantilist modeldi. Sanayi devrimiyle birlikte önce atölyeler sonra da merkantilist sistem dağılıp gitti. Atölye sahiplerinin bir bölümü yeni dönemin sanayicisi olmayı başardıysa da bir bölümü onların fabrikalarında işçi oldu.

Aşağıdaki tablo kapitalizmin dünya gelirine ve kişi başına düşen gelire yaptığı katkıyı gösteriyor. Tablodaki veriler 1990 uluslar arası Geary-Khamis dolarıyla hesaplanmıştır (Geary-Khamis doları, 1990 yılında ABD dolarının ABD’deki satın alma gücü esas alınarak hesaplanmış hipotetik bir ölçü birimidir. İki kavrama dayanmaktadır: Satın alma gücü paritesi ve malların uluslar arası ortalama fiyatları.)

Tablo: Sanayileşmiş ülkelerin GSYH gelişimleri (1850 – 2006) (Milyar USD)

(Kaynak: Angus Maddison http://www.ggdc.net/maddison/)

(Yıllar)
1850
1873
1914
1919
1929
1932
1950
2006
GSYH
Fransa
58.0
72.8
134.2
108.8
194.2
165.7
220.5
1,442.2
Almanya
48.2
79.9
202.2
156.6
262.3
220.9
265.4
1,647.8
İtalya
33.0
43.3
95.4
106.0
125.2
122.1
165.0
1,151.1
İngiltere
63.3
108.3
226.9
226.6
251.4
238.5
347.9
1,394.8
Kanada
3.3
7.3
32.6
34.4
52.2
39.6
102.2
814.8
ABD
42.6
112.4
477.6
599.1
843.3
615.7
1,455.9
9,266.4
Kişi Başına GSYH
Fransa
1,597
1,922
3,236
2,811
4,710
3,959
5,186
22,786
Almanya
1,428
1,999
3,059
2,586
4,051
3,362
3,881
19,993
İtalya
1,350
1,524
2,543
2,845
3,093
2,948
3,502
19,802
İngiltere
2,330
3,365
4,927
4,870
5,503
5,148
6,939
23,013
Kanada
1,330
1,842
4,025
4,019
5,065
3,671
7,291
24,951
ABD
1,806
2,604
4,799
5,680
6,899
4,908
9,561
31,049

Tablo bize, günümüzün en önemli sanayi ülkelerindeki verilere dayanarak, sanayi devrimi ve onunla birlikte egemen olan kapitalist sistemin dünyanın ekonomik gelişmesine yaptığı katkıyı göstermektedir. 1850 yılını kabaca sanayi devriminin başlangıcı olarak alırsak Milattan itibaren 1850 yıldaki gelişmenin sonraki 160 yılda katlanarak arttığını ve özellikle de son 60 yılda çok daha fazla hızlandığını ortaya koymaktadır. İlk 1500 yılda yalnızca 4 – 5 kat artmış bulunan kişi başına gelir sanayi devrimi ile kapitalizm işbirliğinin gerçekleştiğini varsaydığımız 1850 yılından bu yana (yani 160 yılda) 10 – 15 kat artmış görünüyor.

Özetle sanayi devrimi ve kapitalizm işbirliğinin dünya ekonomik gelişmesini son derecede hızlandırdığını söylememiz mümkündür diye düşünüyorum. (Bu hızlı gelişimin çevre koşullarını ve sosyal yaşamı bozucu etkileri bu makalenin konusunu oluşturmamaktadır. Ama bu gerçeklerin de teslim edilmesi gerekir.)

Kapitalizmin üç büyük krizi

Her ne kadar kapitalizmin bir ekonomik sistem olarak ortaya çıkışını 150 - 200 yıl kadar geriye taşıyıp sanayi devriminin çıkışına bağlasak da bir dünya sistemi haline gelişini özellikle son 100 – 125 yıla sığdırmamız mümkündür. Böyle bir geçmişe baktığımızda sistemin yaşadığı irili ufaklı krizler arasında üç tanesi dikkati çekiyor. İlk kriz “Uzun Depresyon” adıyla anılan ve 1873’de başlayıp 1896’ya kadar uzanan, hatta birçok yorumcuya göre Birinci Dünya Savaşına neden olacak kadar uzun süren krizdir. 1873 yılının 9 Mayıs’ında Viyana Borsası’nın çöküşüyle başlayan panik kısa sürede bir sistem krizine dönüştü. Ekonomi tarihi yorumcularının önemli bir bölümü krizin çıkış nedeninin temelinde Fransız Prusya savaşının ertesinde Fransa’nın Almanya’ya ödemek zorunda kaldığı büyük savaş tazminatının rol oynadığını öne sürüyor. Bazı yorumcular krizin ABD’yi de etkilemesini İç savaştan sonra ABD’nin izlediği altına bağlı sıkı para politikası olduğunu iddia ediyorlar. Monetaristler krizin kökeninde o dönemde paranın değerini belirleyen altın miktarında yaşanan kıtlık olduğu görüşünü savunuyorlar. Bu görüşlerin hepsinde doğruluk payı olduğunu kabul etmek belki de en mantıklı yaklaşım. Nedeni ne olursa olsun kapitalizmin yaşadığı ilk ciddi kriz budur.

Uzun Depresyon 1914 yılında çıkan Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürmüştür. Savaşın çıkış nedenleri arasında Fransa’ya yüklenen savaş tazminatının önemli bir yer tuttuğu dikkatten kaçmamalıdır.

İkinci kriz “Büyük Bunalım” ya da “Büyük Depresyon” adıyla anılan ve 1929 yılında başlayıp 1935’e kadar süren krizdir. Birinci dünya savaşına girilirken ülkelerin çoğu altın standardı denilen bir para sistemine sahipti. Kâğıt para, altın karşılığı olarak basılıyor ve dolayısıyla döviz kuru da altın kuru üzerinden oluşuyordu. Dünya savaşı çıktıktan sonra paraya şiddetle ihtiyaç duyan Avrupa ülkeleri altın standardını terk ederek karşılıksız para basmaya başladılar. Karşılıksız para basımı enflasyona neden oldu. Avrupa ülkelerinin paralarının karşılıksız kalması ve enflasyonun hızlanması yatırımcıların paralarını ve altınlarını, altın karşılığı para basmayı sürdüren ABD’nin bankalarına yollamalarına ve bu gelişim de New York’un dünya finans merkezi unvanını Londra’nın elinden almasına neden oldu. Bu dönemde dünyadaki altın servetinin aşağı yukarı yüzde 40’ı ABD’de toplanmıştı.

ABD’de biriken bu büyük servet müthiş bir ekonomik sıçramaya yol açtı. Değerler şişmeye, balonlar oluşmaya başladı. Borsada değerler astronomik hızlarla yükseldi. Herkes varını yoğunu bu alanlara yatırmaya başladı. Hükümetler altın girişini özendirmek için altın standardını sürdürdüler ve deflasyonist politikalar izlediler. Bu politikalar sonucunda fiyatların düşüşü nedeniyle ekonomik faaliyetler gerilemeye başladı. Bu gelişimin devamı sonucunda 1929 yılının Ekim ayında ABD borsasında aşağıya doğru gidiş başladı. 24 Ekim 1929’da ekonomi tarihine Kara Perşembe olarak geçen seanslarda borsa tam anlamıyla çöktü. Bir gün içinde borsada 4 milyar doların üzerinde kayıp yaşandı. Krizde 4000 dolayında banka battı. Çöküş, kısa sürede dünyaya yayıldı ve büyük dünya krizi adı verilen ve yaklaşık on yıl süren bir krize dönüştü. Kriz ABD’de Avrupa ülkelerinden daha kısa sürdü. ABD’nin GSYH’sı 1929’da 315 milyar dolar iken 1933’de 216 milyar dolara düşmüş, işsizlik oranı 1929’da yüzde 3.2 iken 1933’de yüzde 25’e yükselmiştir. Aynı dönemde fiyatlar yüzde 25 düşüş göstermiştir (deflasyon.)

Büyük Bunalımın birçok nedeni var. Bunların en önemlileri şöyle sıralanabilir: (1) ABD’de üretimin sayılı holdingin elinde toplanmış olması ciddi sorunlar yaratmıştır. Bunlardan birkaç tanesinin bunalıma girmesi genel bir krize yol açabilecek ortamı yaratacak durumdaydı. (2) Bankalarla ilgili bugünkü gibi kapsamlı kurallar, denetim mekanizmaları ve mevduat sigortası sistemi mevcut değildi. (3) Ekonomi politikası bugün klasik ekonomi politikası olarak adlandırılan ve ekonomiye devlet müdahalesi yapılmaması esasına dayanan yöntemle yürütülüyor, ekonomideki bozulmaya karşın altın standardına ve para basmamaya dayalı politika sürdürülüyordu. Adeta Adam Smith’in görünmez elinin gelip ekonomiyi kurtarması bekleniyordu.

1929 Dünya ekonomik krizi, kapitalist sistemin karşılaştığı en büyük krizdir. Milyonlarca insan işini kaybetmiş, ülkelerin milli gelirleri gerilemiş, ekonomiler küçülmüş, karşılıklı ticaret büyük ölçüde sekteye uğramıştır. Pek çok ülke altın ve döviz rezervlerini koruyabilmek için ithalat kısıtlamalarına ve paralarını devalüe etmeye yönelmişlerdir. Bazı ülkeler yabancı parayla işlem yapılmasını yasaklamışlardır. Sonuçta uluslararası ticaret hızla daralmış, istihdam ve yaşam standartları düşmeye başlamıştır.

Dünya ekonomisinin bu büyük bunalımdan çıkışı büyük ölçüde İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes’in formüle ettiği devlet müdahaleleri yoluyla olmuştur. Keynes 1936 yılında yayımladığı Genel Teori (İstihdam, Faiz ve Para Genel Teorisi) adlı kitabında, sonradan Keynesyen ekonomi ya da karma ekonomi adıyla anılacak olan devlet müdahalelerinin formülünü ortaya koymuştur. Deflasyonist bir gelişmeden depresyona geçen kapitalist dünya ülkeleri ekonomiye devlet müdahalesi yapmak suretiyle ekonomilerini canlandırmıştır.

Canlanmanın ilk sonuçlarının alınmaya başlandığı sıralarda II. Dünya Savaşı çıkmıştır. Savaşın çıkışı büyük ölçüde Almanya’nın ekonomik bunalımdan gördüğü zararın nedenlerine dayalıdır. Savaşın sonlarına doğru dünya kapitalizminin karşılaşacağı bu tür bunalımları daha kolay atlatabilmek için uluslararası bir işbirliğine gitmenin ve bunu kurumsallaştırmanın gerekli olduğu anlaşılmıştır.

Üçüncü büyük kriz içinde yaşadığımız “Küresel Kriz”dir. Her ne kadar ilk aşamada finans sözcüğü işin içine katılmış olsa da sonrasında gelinen noktada konu finans krizi olmaktan çıkmış bir ekonomik krize dönüşmüştür. Bu krizin çıkışı büyük ölçüde emlak fiyatlarının mortgage kredileriyle şişirilmesine ve çoğunluğu bu tür değerlere dayalı kâğıtların satılmasına dayanmaktadır. Dünyadaki birçok ülke birçok değişik önleme başvurmuş olsa da kriz halen devam etmektedir.

Üretim sistemi değişiyor düzenleyici sistem ayak uyduramıyor

Ekonomik sistem büyük ölçekli dönüşümlerin içine girdiğinde bir süre sonra krize neden olmaktadır. 1873 tarihli Uzun Depresyon, merkantilizmden sanayi kapitalizmine geçişin sancıları sonucunda çıkmıştır. Ticaret kapitalizminden sanayi kapitalizmine geçiş kuralları ve denetimiyle birlikte uygulanması gereken büyük bir dönüşümdür. Ne var ki uygulama böyle olmamış, kurallar ve denetim hep çok gecikmeli olarak gelmiş, gelene kadar da kriz yaratan ortam gelişmiştir. Sanayi kapitalizminin yarattığı aşırı üretimin denizaşırı ülkelere pazarlanmasıyla sorun aşılabilmiştir. Lenin bu aşamayı emperyalizm olarak adlandırıyor.

1929 tarihli Büyük Depresyon, ticaretin bütün dünyada serbestleştiği ve finansal kapitalizme geçiş aşamasının yaşandığı bir dönemde çıkmıştır. Ekonomik sistemde yine büyük bir dönüşüm yaşanmaya başlamış, uygulama, yine kuralları ve denetimi beklemeksizin ilerlemiş ve sonuçta kriz yaratmıştır.

2008 Küresel Krizi ise kapitalizmin küreselleşmesinin ardından çıkmıştır. Bu kez yaşanan büyük dönüşüm sermaye hareketlerinin serbest kalması ve bütün dünyanın tek bir oyun alanına dönmesi aşamasında ortaya çıkmıştır. Kurallar ve denetim yine bu yeni dönüşüme ayak uyduramamış ve başıboş kalan sistem yine kriz yaratmıştır.

Bundan sonraki dönemlerde bu tür krizlerle karşılaşmamanın tek yolu bu tür büyük dönüşümlerde kuralları ve denetimi bu dönüşüme uygun biçimde dizayn etmekten geçiyor. Şimdilerde birçok kurum bu kurallar ve denetim üzerinde çalışıyor. Ne var ki olan olmuş kriz çıkmış bulunuyor. Yani bu kez de dönüşümün gerektirdiği yeni kurallar ve denetim düzeltmeleri arkadan gelecek.

Çıkarabileceğimiz ortak sonuç bundan ibarettir. Ne yazık ki benzer teşhisler ve tedaviler geçerli değil. Çünkü kapitalist sistem her girdiği krizden önce önemli bir değişimden geçmiş bulunuyor. Kuş gribi ve domuz gribinden hareketle bir analiz yapmak mümkündür. İkisinin de adında grip olmasına karşın hem semptomları hem de tedavileri farklı. Yani kuş gribi için kullanılan tedavi yöntemi domuz gribinde yarar sağlayamayabiliyor. Bunlar da kriz olmakla birlikte hepsi de farklı semptomlar gösteriyor ve dolayısıyla farklı tedaviler gerektiriyor. Yapılacak en akıllıca şey dönüşümün yönünü belirleyip ona göre kural ve denetim değişikliğine gitmek ve önleyici tedbirleri baştan almak.

8 Kasım 2012 Perşembe

İkiz Açık ve Üçüz Açık


İktisatçıların bir bölümü cari açığın, kamu gelir gider dengesinin açık vermesinden kaynaklandığı ve cari açığın da dönüp kamu gelir gider açığını beslediği görüşündedir. Bu neden sonuç ilişkisine ikiz açık hipotezi adı veriliyor. Bu hipotezi savunanlara göre büyük oranlı bütçe açıkları verdiği için cari açığı da giderek büyüyen ABD'nin cari açığını azaltması ancak kamu gelir gider açığını kapatmaya başlanmasıyla mümkün olabilir.
 
Önce makroekonomik denge denklemini yazalım: (S - I) + (T - G) = (X - M) yani özel kesimin tasarruf (S) ve yatırım (I) dengesi ile kamu kesiminin gelir (T) ve gider (G) dengesinin toplamı cari dengeye (X - M) eşittir. Denklemin sol tarafındaki iki dengenin toplamı bir ülkenin iç ekonomik dengesini, sağ tarafı ise dış ekonomik dengesini gösterir. Yani bir ülkenin iç ekonomik dengesi ile dış ekonomik dengesi birbirine eşittir ve denklemin kuruluş mantığı gereği bir ülkenin iç ekonomik dengesi ne kadar açık veriyorsa dış ekonomik dengesi de o kadar açık veriyor demektir. Bunun anlamı iç ekonomik denge açığının dış ekonomik denge açığı yoluyla finanse ediliyor olmasıdır. İç ekonomik dengeyi oluşturan dengelerden kamu kesimi gelir gider dengesi (T - G) tek başına açık veriyor ve buna dış ekonomik denge yani cari denge (X - M) açık vererek eşlik ediyorsa ikiz açık söz konusudur. Yok eğer iç ekonomik dengelerin ikisi de açık veriyor ve cari denge de bunlar kadar açık veriyorsa o zaman üçüz açık söz konusu demektir.
 
Türkiye ekonomisi için 2012 yılına ilişkin tahminlerimizi kullanarak bu dengeyi oluşturmaya çalışalım. (S – I) dengesi konusunda tahmin yapmamız için eldeki veriler henüz tam oluşmamış durumda. Çünkü henüz GSYH bileşenlerini 6 aylık bazda biliyoruz. Bu durumda diğer iki değişkeni tahmin edersek (S – I) dengesini de denklemden giderek bulabiliriz. Bütçe dengesinin (T – G) 8 aylık sonuçları yılsonunda bütçe açığının GSYH’ya oranının yüzde 2,5 dolayında olacağını gösteriyor (merkezi bütçe açığı üzerinden yaptığımız bu tahminde diğer kamu kesimi dengelerinin açık ve fazlalarının denk olacağını ve sonuçta merkezi bütçenin kamu kesimi finansman dengesini yüzde 5 oranda sapmayla temsil edeceğini düşünüyorum.) Yüzde 2,5 dolayındaki bir bütçe açığı kabaca 34 milyar TL dolayında bir açık demektir. Cari dengedeki düşüşün yılsonunda bir miktar artışa dönüşeceğini ve sonuçta cari açığın kabaca 62 milyar dolar dolayında gerçekleşeceğini tahmin ediyorum. Eğer yılsonu dolar kuru 1,8 dolayında olursa bu açığın TL cinsinden karşılığının yaklaşık 114 milyar TL olmasını bekliyorum. Şimdi bu tahminlerimizi denklemimizde yerine koyalım:
 
(S – I) + ( T – G) = (X – M)
(S – I) – 34 = - 114
(S – I)’yı solda yalnız bırakırsak (-35 sağ tarafa + 35 olarak geçer);
(S – I) = -114 + 34 = -80
Bu durumda denklemimiz şöyle olur:
-80 -34 = -114
Bu denklemin toplamı sıfıra eşittir (-114’ü sola geçirirsek eşitlik sıfıra eşit hale gelir.)
Ya da bunları bir tabloda gösterirsek şöyle bir görünüm elde etmiş oluruz:
 
Dengeler (milyar TL)
2012
(S – I) Tasarruf Yatırım Dengesi
- 80
(T – G) Bütçe Dengesi
-34
(X – M) Cari Denge
-114
 
Tabloya göre 2012 yılında Türkiye’nin üç dengesi de açık vermiş yani üçüz açık olgusunu yaşamış olacaktır. Bu yeni bir olgu değildir. Önceki yıllarda da Türkiye üçüz açık sorunuyla karşı karşıyaydı. Bununla birlikte açıkların ağırlığı zaman içinde değişim göstermektedir. 2000’li yıllar öncesinde Türkiye’nin en büyük sorunu bütçe dengesinin bozukluğuydu. İzleyen yıllarda bütçe dengesi düzelmeye bu kez de cari dengesi bozulmaya yüz tuttu. 2012 yılında cari dengede iyileşme görülse de bütçe dengesinde bir bozulma söz konusu oluyor.
 
Üçüz açık tam anlamıyla bir "dengesizliğin dengesi"ni ifade ediyor. İç ekonomik dengeyi oluşturan iki dengenin de açık verdiği ve bunu dış açığın dengelediği bir durum.
 
Bu yazıda ortaya koymaya çalıştığım görüş ekonomi biliminin hipotezlerinin her zaman her yerde aynı geçerlilikte olmayabileceği görüşüdür. İkiz açık hipotezi bütçe açığındaki artışın, cari açığı artıracağı ve bu biçimde artan cari açığın dönüp bütçe açığını artıracağını ileri sürüyor. Hipotez ABD ekonomisi için doğru görünüyor. Türkiye açısından farklı bir hipotezin geçerli olduğunu düşünüyorum: “Cari açıktaki gerilemenin bütçe açığını artırması” söz konusu. Dolaylı vergilere dayalı Türk bütçe sistemi, ithalatın düştüğü yıllarda daha düşük ithalat vergileri tahsil edileceği için daha büyük açık verecektir. 2012 yılında yaşadığımız olgu budur. Bu durumda ABD ekonomik sistemi cari açığı kapadıkça bütçe açığını azaltırken, Türkiye ekonomisi cari açığı kapattıkça daha fazla bütçe açığı verecektir.
 
Mahfi EĞİLMEZ    

30 Ekim 2012 Salı

Altın neden çok konuşuluyor?

Kamuoyunda altın muhabbetleri bir süredir çok yoğunlaştı. Bir neden fiyatının yükselmesidir ve/veya düşmesidir. İnsanlar, neredeyse sabit giden faiz ve kur kazancı yerine altına yönelmekte daha fazla kazanç sağlama amacı gütmektedirler. Vatandaş yastık altında servet (altın) tutmayı evvelden bu yana sever. Nedeni ise zenginliğinin elinin altında olmasıdır. Buna da en müsait servet aracı altın olarak algılanır. Diğer taraftan altın, serveti enflasyondan az zahmetle korur.

Altın hakkında bu denli yoğun konuşmaların ikincisi altın mevduatında gelişmelerdir. Eskiye nazaran artan altın hesapları hırsızlık vs. riskleri azaltıyor. Bu durum bankalara da cazip geliyor. Merkez Bankası da teşvik ediyor. Banka karşılıklarının bir bölümünün (yüzde 30) altın olarak tutulmasına izin veriyor.

Üçüncüsü altın dış ticaretinde şaşırtan yön değişimidir. Yılbaşından bu yana İran’a altın ihracatı patladı. Altın ticareti yapılan ciddi bir "mal" haline geldi. Kamuoyunda soru işaretlerine yol açtı. Komplo teoricilerine gün doğdu.

Dördüncüsü, ekonomik koşulların zorlaşması ile evvelden altın stoku olan vatandaşın altın bozdurmaya yönelmesidir. Türkiye ekonomisinde son dönemde kullandırılan kredilere baktığımızda durumun vehameti ayyuka çıkıyor ve insanların satınalma güçlerinin (tüketim harcamalarının) ciddi bir şekilde törpülendiğini anlıyoruz. Bu durumla birlikte insanlar stoklarındaki altınları bozdurarak satınalma güçlerini korumaya çalışıyorlar ve altın arzı artıyor. Piyasadaki altın ise ihraç ediliyor.İlk kez değildir. Küresel kriz sırasında da Türkiye altında büyük net ihracatçıya dönüşmüştü.

Dolayısı ile Türkiye’nin altın stoğu gündeme geldi. Ortalıkta sayılar uçuşuyor. Adı üstünde; yastık altı. Tahmini kolay değildir.Bu durum Türkiye’nin kayıt dışı ama tahmini zor olan bir reel  servet kalemine işaret ediyor. Hal böyle olunca da altının ne tarafa gideceğini tahmin "fal işi"ne dönüyor.

23 Ekim 2012 Salı

3.Hafta Mikro İktisat Deneme Soruları


Soru-1 Kamu malının temel özelliği aşağıdakilerden hangisidir?
A)Bedelini ödemek zorunda olmayan tek bir kişi tarafından tüketilmesi
B)Bedelini ödemek zorunda olan tek bir kişi tarafından tüketilmesi
C)Bedelini ödedikleri sürece herkesin aynı anda tüketebilmesi
D)Karşılığında bir bedel ödemeseler bile herkesin aynı anda tüketebilmesi
E)Kamu tarafından üretilip bedelinin özel kesim tarafından ödenmesi
CEVAP:
Toplumdaki kişilerden bir ya da birkaçı tarafından tüketildiğinde, diğer kişilerin de tüketmelerinin mümkün olduğu, tüketilmesi sonucunda miktarı azalmayan mallara kamusal mallar denir.
Diğer bir ifade ile, maliyetine aynı ölçüde katkı sağlamasalar da herkesin eşit olarak tükettiği mallara  kamusal mallar denir. ( Örneğin; devletin adalet hizmeti vermesi neticesinde adliye sarayının bir maliyeti vardır. Hakim ve savcıların maaşı, binanın kirası, çalışan araçların giderleri, kırtasiye masrafları, ısınma ve aydınlatma giderleri v.b...Kural olarak devlet bu giderleri topladığı vergilerden karşılar. Ancak hizmet verilirken kimin ne kadar vergi ödediğine bakılmaksızın herkese eşit hizmet sunulur. Yani vergi ödemeyen birisine sen adalet hizmetinden yararlanamazsın denemez.)
Örnekten de anlaşılacağı zere  Kamusal malların en tipik özelliği, herkesin eşit şekilde yararlanması, bölünememesidir (bölünemezlik özelliği). Diğer örnekler ise ulusal güvenlik, sokak aydınlatması v.b.
Bu özelliğe bağlı olarak kamusal mallar rakipsizlik ve dışarıda tutulamama niteliklerine sahip mallar olarak ortaya çıkmaktadır.
Rakipsizlik, tüketiminde rekabetin olmamasıdır. Örneğin ulusal güvenlik konusunda insanlar birbirleriyle rekabet etmezler, bir kişi tükettiğinde miktarı azalmaz, eşit şekilde paylaşılır.
Dışarıda tutulamama (dışlanamazlık), bir kişinin kamusal maldan yararlanması, başkalarının aynı hizmetten yararlanmasına engel değildir.
Eşit ve ortak bir şekilde kullanılan adalet hizmetleri, sokak aydınlatması, güvenlik hizmetleri gibi kamusal mallar, “tam ya da saf kamusal mallar” olarak adlandırılır.
Kamuya ait plajlar, otoyollar, paralı köprüler, kablolu TV gibi mallar ise yarı kamusal mallardır.
Kamusal malların ne kadar üretileceğine ve nasıl fiyatlandırılacağına kamu otoritesi karar verir. Dolayısıyla piyasa mekanizması devre dışıdır. Bu nedenle bu tür malların varlığında etkinlikten bahsedilemez.
Soru-2 İş gücü arz kararı veren bir Ahmet Bey için ücret oranı arttıkça boş zaman için ikame etkisinin gelir etkisinden daha fazla olduğu durumda, bireyin iş gücü arz eğrisinin şekliyle ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?
A)Belirli bir ücret oranına kadar pozitif eğimli, bu ücret oranının üzerinde ise negatif eğimlidir.
B)Her ücret düzeyinde pozitif eğimlidir.
C)Esnekliği sıfırdır.
D)Esnekliği sonsuzdur.
E)Belirli bir ücret oranına kadar sıfır esneklikte, bu ücret oranının üzerinde ise pozitif eğimlidir.
Cevap:
 
            Emek Piyasasında Emek Arzı için İkame etkisi; ücret arttığında (azaldığında) boş zamanın fırsat maliyeti artacaktır (azalacaktır). Bir başka ifade ile kişi için daha fazla çalışmamak eskisine nazaran kaybedeceği ücreti artırmıştır. ( Örneğin; günde 8 saat çalışarak 1500TL maaş alan bir işçiye, günde 10 saat çalışması neticesinde 2000TL teklif edilirse; 2 Saat evde yatmanın fırsat maliyeti öncesinde 0 iken şimdi 500TL olmuştur. Bu durumda kişi çalışmayı boş zamana ikame eder. Ücret arttıkça ikame etkisi gereği boş zaman isteği azalır.) Emek Piyasasında  Emek arzı için İkame etkisi daima negatif yönlüdür.
Gelir etkisi ise, ücretler arttığında işçilerin geliri artacağı için boş zaman talebinin artmasıdır. Boş zaman normal bir maldır. Gelir arttığında talebi artar, gelir azaldığında talebi azalır. ( Örneğin; günde 8 saat çalışarak 15.000TL maaş alan bir doktora, günde 10 saat çalışması neticesinde 20.000TL teklif edilirse; 2 Saat evde yatmanın fırsat maliyeti öncesinde 0 iken şimdi 5000TL olmuştur. Ancak doktor için artık boş zaman yani ailesiyle geçireceği zaman daha değerlidir. Çünkü yeterince gelire sahiptir. Diğer bir ifade ile 2 saat boş zamanını 5000TL'ye değişmez.) Gelir etkisi daima pozitif yönlüdür. Ücret arttıkça kişilerin boş zaman talebi artar.
v  Eğer ikame etkisi gelir etkisinden büyükse (ikame etkisi kişi için daha baskınsa )emek arz eğrisi         pozitif      eğimlidir! Ücret arttığında boş zaman talebi düşer, emek arzı artar.
v  İkame etkisi gelir etkisinden küçükse ( kişi yeterince gelire sahipse ve artık gelir etkisi daha baskınsa )emek arz eğrisi negatif eğimlidir! Gelir etkisi büyük iken, ücretler arttığında insanlar daha az çalışmak istemektedir.
v  Genel olarak düşük ücret/gelir düzeylerinde ikame etkisi gelir etkisinden büyüktür. Yani düşük gelir/ücret düzeylerinde emek arz eğrisi pozitif eğimlidir.
v  Yüksek ücret/gelir düzeylerinde ise gelir etkisi ikame etkisinden büyüktür. Gelir arttıkça insanlar daha çok boş zamanı, dinlenmeyi ve tatili seçmektedir. Emek arz eğrisi bu nedenle belli bir ücret düzeyinden sonra negatif eğimli olmaktadır ve tersine dönen emek arz eğrisi ortaya çıkmaktadır  
 
 
Soru - 3 Otomobil fabrikasında çalışacak işçilere olan talebin otomobile olan talepten kaynaklandığı düşüncesi aşağıdakilerden hangisiyle adlandırılır?
 
A)Otomobil işçilerinin marjinal ürün değeri
B)Marshallgil talep
C)Dolaylı talep
D)Çıktı talebi
E)Türetilmiş talep

15 Ekim 2012 Pazartesi

2.Hafta Mikro İktisat Deneme Soruları


1) Bir monopolcü Q birim mal arz ettiğinde piyasada oluşan fiyat P=10-Q olmaktadır. Monopolcünün marjinal

maliyeti 2TLdir ve üretim yaptığı takdirde lisans ücreti olarak devlete 30 TL ödemesi gerekmektedir.Buna göre monopolcünün, kârını en yükseğe çıkarmak için kaç birim üretim yapması gerekir?

 

Cevap: Öncelikle monopolcü için denge üretim düzeyini belirleyelim:

Bilindiği gibi denge üretim düzeyi MR=MC düzeyinde gerçekleşir.

MC=2 olarak verilmiş MR'ye ihtiyacımız var...MR, TR fonksiyonunda Q'ya göre türevdir.Öyleyse TR yi oluşturalım.

TR=QxP ise

TR=(10-Q)Q     ve TR=10Q-Q2 olacaktır. MR=10-2Q ise artık denge üretim düzeyi belirlenebilir.

MR=MC gereği   10-2Q=2 olduğundan denge üretim düzeyi Q=4 bulunur.

Monopolcünün fiyatı P=10-4=6TL olur.

Monopolcünün TR' si ise=6x4=24TL olacaktır.

Üretim kararı alırsa lisans ücreti olarak 30TL ödeneceğinden firma üretim yapmaz.Çükü elde ettiği hasılat bile (maliyetleri hesaba katmaksızın) lisans ücretini karşılamıyor!

Diğer taraftan monopolcü üretim kararını elde edeceği kara göre belirler.Soru da kar ile mukayese etmememizin nedeni lisans ücretinin toplam hasılatı aşmasıdır.

 

2) Satın alınan mal miktarı değiştikçe farklı fiyatın uygulandığı fiyat politikasına ne ad verilir?

 

A) 1. dereceden fiyat farklılaştırması

B) 2. dereceden fiyat farklılaştırması

C) 3. dereceden fiyat farklılaştırması

D) İki kısımlı fiyatlandırma

E) Marj fiyatlaması

 

Cevap:

Monopolcü gerekli koşullar sağlanmışsa üç tür fiyat farklılaştırmasına gidebilmektedir:

a)     Birinci Derece/Tam Fiyat Farklılaştırması: Monopolcünün her tüketiciye farklı fiyat uygulaması durumudur. Örneğin bir doktorun her hastasına farklı muayene ücreti uygulaması bunun en tipik örneğidir. Tam fiyat farklılaştırmasında, tüketicilerin ödemeye razı olabilecekleri en yüksek fiyat uygulandığı için tüketici rantı sıfır olmaktadır.

b)     İkinci Derece Fiyat Farklılaştırması: Monopolcünün satılan mal miktarı arttıkça farklı fiyat uyguladığı durumdur. Örneğin TEDAŞ, ASKİ veya cep telefonu operatörlerinin uygulamaları ikinci derece fiyat farklılaştırmasıdır.

            c)  Üçüncü Derece Fiyat Farklılaştırması: monopolcünün her piyasa grubuna ayrı fiyat uygulamasıdır. Konut ve sanayide elektrik, su veya doğal gaz fiyatlarının farklı olması; tam bilet-öğrenci bileti uygulaması ve uluslar arası ticarette damping uygulamaları bunun örnekleridir.

3) Tam rekabet koşullarında çalışan bir firmanın kısa dönem arz eğrisi aşağıdakilerden hangisidir?
A)    Ortalama toplam maliyet eğrisinin yükselen kısmı
B)    Marjinal maliyet eğrisinin ortalama toplam maliyet eğrisinin üzerinde kalan kısmı
C)    Marjinal maliyet eğrisinin ortalama sabit maliyet eğrisinin üzerinde kalan kısmı
D)    Ortalama değişken maliyet eğrisinin yükselen kısmı
E)    Marjinal maliyet eğrisinin ortalama değişken maliyet eğrisinin üzerinde kalan kısmı

 

8 Ekim 2012 Pazartesi

1. Hafta Mikro İktisat Deneme Soruları


1)Tüketici dengesinin sağlandığı durumda, aşağıdakilerden hangisi her mal için aynıdır?

 
a) Tüketilen malların marjinal faydaları

b) Tüketilen malların marjinal ikame oranları

c) Tüketilen malların fiyatları ile marjinal faydalarının çarpımları

d) Tüketilen malların marjinal faydalarının fiyatlarına oranları

e) Tüketilen malların marjinal faydalarının tüketicinin gelirine oranları

 

Cevap:

MUx/Px=MUy/Py tüketici denge koşuludur. Bu koşul bize d şıkkını söyler.Diğer taraftan denge durumunda MRS malların fiyatları oranına eşitlenir. Ayrıca mallar arasındaki marjinal fayda oranı yine malların fiyatları oranına eşitlenir.Aynı eşitlikten türeyen alternatif yorumları da bilmekte yarar vardır.

2) Malların fiyatları yüzde 50 ve tüketicinin geliri yüzde 25 oranında artarsa bütçe doğrusu için aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?

a)Eğimi artarak sağa kayar.

b)Eğimi azalarak sola kayar.

c)Eğimi değişmeden sola kayar.

d)Eğimi değişmeden sağa kayar.

e)Konumu değişmez.

Cevap: Bütçe doğrusunun eğimini değiştiren yegane şey gelir değişmeden malların fiyatları oranının yani Px/Py değerinin değişmesidir. Hem X malı hem de Y malının fiyatı aynı oranda artsa ya da azalsa yine eğim değişmez! Öyleyse eğimin değişmesi için nispi fiyat yapısının bozulması gerekmektedir.

Diğer taraftan gelirdeki değişme ise bütçe doğrusunu içeri veya dışarı kaydırmaktadır. Gelir arttığında bütçe doğrusu dışa(sağa) , gelir azaldığında ise bütçe doğrusu içe(sola) kaymaktadır.

Soruda her ikisinde değişme olması durumu sorulmaktadır.Malların fiyatlarının aynı oranda (%50) artması tüketicinin alabileceği X ve Y malı miktarını azaltacağından bütçe doğrusunu içeri kaydırmaktadır.(eğim değişmez.) Gelirdeki artış ise bütçe doğrusunu dışarı kaydıracağından nihai etkiye bakılacaktır. Fiyatlardaki artış daha fazla olduğundan gelir artışı bunu telafi edememekte ve sonuçta bütçe doğrusu paralel olarak sola kayacak eğimi değişmeyecektir.

3)Yalnız bir mal tüketen bir tüketicinin toplam fayda fonksiyonu U=ax-x2 şeklindedir. (x miktarı gösterirken, a pozitif bir katsayıdır.)

Bu tüketicinin doyum noktası 2 birim olduğuna göre, a kaçtır?

 

A) 1            B) 2           C) 3          D) 4            E) 5

Cevap: Tek mal tükettiği varsayılan tüketici için denge koşulu (fayda maksimizasyon koşulu) o malın marjinal faydasını yine o malın fiyatına eşitlemektir.

Yani; MUx=Px olmalıdır.

Soruda fiyat verilmemiştir. Fiyat verilmediği için fiyatsız bir mal tükettiğini varsayalım. Fiyatı sıfır olan bir mal için doyum noktası marjinal faydanın sıfır olduğu yerdir. Yani tüketici toplam faydası maksimum olana kadar bu malı tüketir.( örneğin mevlide giden bir insan mevlid sonrası dağıtılan kıymalı pideden tıka basa doyana kadar yer. Yani yemeği ilave pideden haz almadığı anda bırakır.)

O halde U=ax-x2  ise MU=a-2x dir. ve doyum noktası MU' nun sıfıra eşit olduğu yerdir.

MU=a-2x=0 ve doyum noktasında x=2 ise buradan a=4 çıkar.

4) Bir malın Giffen malı olarak tanımlanabilmesi için ikame etkisi, gelir etkisi ve toplam etki hangi yönlerde oluşmalıdır ?

                

           İkame etkisi              Gelir etkisi            Toplam etki

 

       a)     Pozitif                    Negatif                   Pozitif

       b)    Negatif                    Negatif                  Negatif

       c)     Negatif                    Pozitif                    Pozitif

       d)      Pozitif                     Pozitif                     Pozitif

       e)     Negatif                    Pozitif                    Negatif

 

Cevap: Giffen malı bir çeşit düşük maldır. Düşük mallarda gelir etkisi daima pozitiftir. Düşük mal olsun olmasın bütün mallarda ikame etkisi negatiftir. O halde ikame etkisi asla pozitif olamaz!!!

Düşük mallarda iki etkinin yönü ters olduğu için toplam etkinin ne olacağı ikame etkisi mi büyük gelir etkisi mi büyük ona göre belli olacaktır.

Düşük mallar için şayet negatif ikame etkisi > pozitif gelir etkisi ise toplam etki negatif çıkacaktır ki bu sonuç düşük mal için fiyat azaldığında talep edilen miktarın arttığı anlamına gelir.

Diğer taraftan şayet pozitif gelir etkisi > negatif ikame etkisinden ise toplam etki Pozitif çıkacaktır ki bu sonuç düşük mal için fiyat azaldığında talep edilen miktarın da azalacağını veya fiyat arttığında talep edilen miktarın da artacağı anlamına gelir.VE BU MALA GİFFEN MALI DENİR. Giffen malı durumunda "Talep Kanunu" artık geçerli değildir.Yani Eğer bir mal giffen malı ise ona dair çizilen talep eğrisi pozitif eğimli olur.

HER GİFFEN MALI DÜŞÜK MAL İKEN HER DÜŞÜK MAL GİFFEN MALI DEĞİLDİR.

Öyleyse  bir malın Giffen malı olabilmesi için ikame etkisinin negatif( ki her mal için negatif olduğu açıklanmıştır.) gelir etkisinin pozitif ( ki düşük mallarda pozitif olduğu açıklanmıştır.)  toplam etkinin de pozitif çıkması gerekir.

3 Ekim 2012 Çarşamba

Fenerbahçe' de Neler Oluyor


Tarih 3Temmuz 2012 sabahı Türkiye insanı "vay bee neler oluyor ben nerdeyim?" diyerek uyandı şok bir operasyonla. Hepinizin bildiği üzere operasyonun adı "Şike ve Aziz Yıldırım" idi. Daha sonra yaklaşık 15 gün boyunca TV kanalarının hepsinde ilk sıra haberi canlı bağlantılar göz altılar birbirini izledi.UEFA da bizi izlerken Fenerbahçe Avrupa kupalarından men edildi.Dönemin federasyon başkanı Mehmet Ali Aydınlar:

"Tapeleri dinlediğimde şok oldum.Fenerbahçe'yi Avrupa'ya gönderirsek Türk futbolunun başı çok ağrır.İnanamıyorum bunlara" diyerek herşeyin açık sarih ve net bir şekilde ortada olduğunu ima etti.Gerçi sadece Aydınlar değil olaya müdahil olanlar da Aziz Yıldırım bitti diyerek ulaşamadığımız okuyamadığımız dinleyemediğimiz halde sanki herşeyin net bir şekilde olduğunu şikenin veya teşebbüsün ortada olduğunu anlattılar günlerce.

Bu esnada görüşme trafiği hızlandı.işe siyaset karıştı ve Sayın Başbakan, Aykut Kocaman ve Rıdvan Dilmen' le görüştü! Medya ve taraflar bu görüşmenin üzerinde pek durmadılar ilginçtir.Daha sonraları lig başladı Fenerbahçe çırpınıyor kenetleniyor takımın abileri demirbaşları ve liderleri Emre, Alex ve Volkan önderliğinde takım içi muhalefet ve gitme arzusu bastırılıyor Fenerbahçe güzel futboluna devam ediyordu.Derken lig bitti ve Fenerbahçe tüm otoriteler tarafından tam puan aldı.

Aziz Yıldırım'ın duruşması sonuçlanıyor "kesin suçlu baya ceza alır..." diyenlere inat Aziz Yıldırım serbest kalıyordu.

Ayrıca takım içinde sanki düğmeye basarcasına Aykut Kocaman tarafından önce Emre'nin kalemi kırıldı.Ağlayarak kopartıldım diyordu giderken Emre Belözoğlu.

Derken anlamsız ve yersiz denebilecek bir açıklama geldi Aykut Kocaman' dan tam da Aziz Yıldırımın tahliyesine rastlarcasına:

"Bu sene Alex' siz oynamaya alışacağız."

Açıklamanın anlamsız olmasının nedeni Alex takımın en iyi oyuncuları arasında iken neden kesilmeye çalışıldığı; yersiz olmasının nedeni ise açıklamanın tam da takımın şampiyonlar ligi ön elemelerine tekabül etmesi idi.

Ve Alex sessiz kalmıyor, tam adamına çattınız çekiyorum kılıçları diyor; bu açıklamalara twitleri ile körükle gidiyor tabiri caiz ise "rest e rest" diyordu!

Daha sonra Alex mantığını kaybetti ve hem saha da hem saha dışında(belki de bilinçli olarak mantığını kaybet denildi...????) "Fenerbahçe Düşmanı" tavırları ile umursamaz davranışları ile her geçen gün kendisine tanınan töleransı bitirdi! O dönemdeki maçlarda Alex sahada adeta yürüyor Fenerbahçe forması ile dalga geçiyor ne oynuyor ne de oynatıyor idi. Kötü oynayan futbolcunun oyundan alınması gayet doğal iken buradan fırsat yaratıp tavırları ile krizi sıcak tutuyordu!(gayet uyanıkça...) Ve sonuç: GÖNDERİLDİ.Medya haberlerinde bu olayı 1 numara yapıyor; Alex' in evinin önü matem ovası haline getiriliyor ve Fenerbahçeliler üzerinde duygusal baskı yaratılıyordu.Tüm camia hem Aykut Kocaman'a hem Aziz Yıldırım'a ateş püskürüyor yapılan anketlerde Alex %80 haklı sonuçları peş peşe açıklanıyordu.

Şimdi eminim ki Aykut Kocaman krizi başlayacak ve 3 hafta bir gün gidecek, ertesi gün görevimin başındayım diyerek gelecek, derken o da ayrılacak. Hemen akabinde bence Aziz Yıldırım sezon sonunda ayrılacağını çok yıprandığını açıklayacak ve o da bırakacak!

Demem o ki:

Yapılmak istenen, toplumu ve Fenerbahçelileri uyutarak; krizi yukarı taşıyarak yapılacak!

Aziz Yıldırım bunların farkında.Buna eminim fakat;

Kendisinin salıverilmesi acaba bu olaylar olsun diye bilinçli midir? Ve taraftarı kendinden soğutması ve bu şekilde taraftarın arkasından gitmemesi için emir dahilinde midir?ve Acaba olan biten danışıklı dövüş müdür? onu kestiremiyorum.